Friday, October 16, 2015

DÜNYA GIDA GÜNÜ

16 Ekim  Dünya Gıda Günü olarak kutlanır. Bu günleri kutlamak bile içimizi acıtan gerçekler nedeniyle dram haline geliyor.
Bu yıl Dünya Gıda Gününün teması "Sosyal Koruma ve Tarım" olarak belirlendi. Geçtiğimiz yıl Dünyada ve ülkemizde; kuraklık, sel, heyelan ve dolu gibi doğal afetler üretimi engelledi,  çiftçileri perişan etti.
Ekonomik güçleri kalmayan üreticiler tarım ve hayvancılık yerine başka seçenekler aramaya başladılar. Bu çöküş ülkemiz için son derece olumsuz tabloların ortaya çıkışını sağladı. Açlık  sınırında yaşıyan insan sayısı resmi kayıtlara yansımasa bile çok arttı. Ya da karın doyurmak olarak yapılan yetersiz beslenme gizli açlıklar ve beslenme yetersizliklerini gündeme geldi.

Dünyada bir yandan aşırı beslenme ve obezite sonucu yaşanan hastalıklarla mücadele edilirken, diğer yanda 10 milyondan fazla çocuğun yetersiz beslenme sonucu 5 yaşına ulaşamadan ölmesinin  açıklaması ancak yanlış politikalarla açıklanabilir. Dengesiz gelir dağılımı kötü beslenmeyi besleyen en önemli kaynaktır.olabilir.
Türkiye gibi tarım ve hayvancılığı iyi olan bir ülkede bu yapıyı kaybetmek nasıl açıklanabilir? Bu değişim şehirlere olan göçü artırıp kırsal kesimlerin terk edilmesine neden oldu. Üretim olmaması gıda fiyatlarındaki artışı hergün tetikliyor. Bu süreç durdurulamazsa ülkemizde ve Dünyadaki aç insanların sayısı daha da artacaktır.
İnsanların temel hakkı olan Gıda güvencesini sağlamak her geçen gün daha da zorlaşacaktır. Tüm dünyada insanların yaşamak, fiziksel ve mental gelişimlerini sağlamak için yeterli gıdaya ulaşmaları ve bu gıdaların sağlık yönünden güvenli olması, temel haklarıdır.  Savaşların, sömürgeleştirmenin ve açlığın neden olduğu yetersiz ve dengesiz beslenmelerin oluşturduğu ölümler, mental ve fiziksel bozukluklar ulusal ve uluslararası düzeyde trajik boyutlara ulaşmıştır.

Adil olmayan bir coğrafyada yaşamaktayız. Dünya kaynaklarını doyumsuz bir şekilde tüketen belli gruplar aşırı beslenmeden dolayı sağlık problemleriyle uğraşırken, açlığın ve yetersiz beslenmenin pençesinde kıvranan 1 milyar insan açlıktan ölmek veya yetersiz ve temiz suya ulaşamamaktan dolayı ölüm tehdidi altında yaşamaktadırlar.
Yoksulluğa bağlı olarak insanlar yeterli gıdayı üretememekte veya satın alamamaktadırlar. Yaşanan doğal afetler, mali krizler, savaşlar ve politik sorunlar nedeniyle artan gıda fiyatları da bu duruma olumsuz etkilemektedir.
Dünyada yaşanan küresel krizler ülkemizde yıllardan beri var olan yetersiz ve dengesiz beslenme sorununu daha da artırmıştır. Ülkemiz nüfusunun yarısının yoksulluk sınırı altında, 1 milyondan fazla yurttaşımızın da açlık sınırı altında yaşadığı göz önüne alınırsa, açlık ve yetersiz beslenmeyi ulus olarak ne kadar derinden yaşadığımız ortaya çıkacaktır. Bir toplumun gelişmişlik seviyesi bireylerin tükettiği hayvansal gıdaların miktarı ile doğru orantılıdır. Ülkemizde tüketilen et, balık, süt, yumurta gibi değerli protein kaynakları miktarının gelişmiş ülke verileri ile karşılaştırıldığında çok geride olduğu görülecektir.
Ülkemiz geniş coğrafyası, iklim özellikleri ve üç tarafındaki denizleri ile hayvansal üretim açısından önemli bir potansiyele sahip olmasına karşın yanlış tercihle uygulanan tarım politikaları hayvansal üretimi engellemiştir. Kesilmiş hayvan etleri ithal etmenin mantığıbunu çözmeye yetmeyecektir. Bizim insanımız dengeli beslenme için gerekli düzeyde hayvansal proteine ulaşamamaktadır.  Dünyada yaşanan büyük açlık tehlikesine karşın ülke potansiyelinin değerlendirilerek hayvansal üretimin arttırılmaması akıl tutulmasıdır. Hayvansal protein açığının ithalat yolu ile karşılanması ise, ileride çok daha büyük açlık sorunlarını getireceği görmezden gelinemez.







Tuesday, August 4, 2015

          DOWN SENDROMUN ve BESLENME


Down Sendromu, genetik düzensizlik sonucu insanda fazladan bir 21.ci kromozomun bulunması hastalığına verilen isimdir.
Yuvarlak yüzleri, basık ve çekik gözleri, düzleşmiş küçük burunları ile yaşıtlarından farklı 47 kromozomlu bu özel çocukların beslenmesi de özel bir disiplin gerektirmektedir.
Down Sendromlu çocuklar genelde boy ve ağırlık açısından daha yavaş büyür, daha yavaş öğrenir, problem çözmede ve karar vermede diğer çocuklara oranla daha çok zorlanırlar. Yeterli ve düzenli bir beslenme programı ile bu çocukların büyüme, gelişmeleri desteklenip bilişsel performans ve yaşam kaliteleri artırılabilmektedir..


Tiroit hormonu bozuklukları ve hipotiroidi: 
Down sendromlu çocuklarda tiroid bezlerinin yeterli hormon salgılamaması (hipotiroidi) beyin gelişimini olumsuz yönde etkiler.Bu nedenle çocuklar ilerleyen zamanlarda bilişsel performanslarında düşmenin yanı sıra şişmanlığa da eğilimli olurlar. Doğumdan sonra tiroit hormon testleri ve her sene düzenli olarak T3,T4 TSH hormonu kontrolleri yaptırılmalıdır.
Tiroid hormonu kontrolleri yapılmayan veya bozukluk saptandığında düzenli tedavi edilmeyen Down sendromlu çocuklarda fiziksel gerileme ve öğrenme güçlüğü kalıcı olarak daha belirginleşir. Tiroit bezini güçlendirici ve hasarını önleyici en iyi iki mineral çinko ve selenyumdur. Yeterli selenyum ve çinko tüketimi tiroit hormonlarında artışa neden olduğu gibi  bağışıklık sistemini de güçlendirdiği ve çeşitli hastalıklara direnci  artırdığı yolunda yayınlar bulunmaktadır.
Karaciğer, balık, hindi ve tavuk eti, yumurta, mantar, ay çekirdeği, sarımsak ve tahıllar iyi birer selenyum ve çinko kaynaklarıdır. 1 avuç kabak çekirdeği günlük çinko gereksiniminin tamamını karşılar.


Kabızlık: 
Down sendromlu çocuklar kas güçsüzlüğü ve sedanter yaşam nedeniyle kabızlık riski taşırlar. Bu nedenle beslenmelerinde aşağıdaki uyarılara kulak vermeleri gerekir
1.   Öğünlerde çorba tüketimini eksik etmemek,
2.   Yeterince su tüketimini sağlamak,
3.   Posa içeriği yüksek olan çiğ sebze ve meyvelere günlük beslenmede eksik etmemek
4.   Kuru üzüm, kuru kayısı, incir, erik gibi meyveler
5.   Kurubaklagiller, fındık, fıstık ve badem tüketmek,
6.   Tahıllar ve tam buğday ekmeğini olmazsa olmazlar içinde saymak
7.   Yoğurt, ayran ve kefir tüketilmesi
8.   Fiziksel aktiviteyi artırmak ve her gün yapabilmek.

Şişmanlık: 
Hipotiroidi ve kas güçsüzlüğü nedeniyle DS’li çocuklar yaşıtlarına oranla %10-15 daha az kalori verilmesi gerekir.
Kızartmalar, hamur işleri, tatlılar kontrollü olarak tüketilmelidir. Bu tür besinlerde aşırıya kaçılmamasını önerilir. Kaslarının güçlenmesi  için et, peynir, yumurta gibi besinlerin günlük tüketimini arttırmak çocukların ev içinde ve dışarıda hareket etmelerine olanak sağlamak istenmeyen kilolardan korunmak için iyi birer önlem olabilir.

Diyabet: 
Yapılan araştırmalara göre bu çocuklarda diyabet gelişme riski yüksekdir. Hazır besinler (çikolata,bisküvi,gofret,cips vb.), aşırı yağlı ve şekerli yiyeceklerden kaçınmak günlük fiziksel aktivite düzeyini arttırmak gibi önlemlerle olası diyabet riskinin önüne geçilebilir.
DS'li çocuklarda düzenli kan şekeri kontrollerinin yaptırılması da büyük önem taşır.

Gluten ve laktoz intoleransı: 
Buğday, arpa, çavdar ve yulaf içeren gıdalar ve süte karşı bu çocuklarda alerjik reaksiyonlar gözlenebilir. Bu tür besinler tüketildikten sonra bulantı, karın ağrısı, kaşıntı, kızarıklık veya ishal gibi semptomlar ortaya çıkıyor ise yukarıdaki tahılları içeren besinleri kısıtlayıp süt yerine yoğurt ve peynir yedirmek iyi bir çözüm olacaktır. Aksi halde sindirim ve emilim problemleri kaçınılmazdır.
GÖR (gastro özafajiyal reflü) 
Down sendromlu çocuk ve yetişkinlerde fazlaca dikkat edilmese de GÖR oldukça büyük bir sorun teşkil etmektedir. GÖR nedeniyle yeterli beslenemeyen çocuklarda büyüme ve gelişme geriliği gözlenmektedir. Mide yanması, boğaz ağrısı, yutma güçlüğü, kusma ve göğüs ağrısı şeklinde kendini gösteren bu rahatsızlıktan korumak için;

·        Az ve sık yemeleri sağlanmalı,
·        Egzersiz için yemekten sonra 1 saat beklenmeli,
·        Su yemekle birlikte değil önce veya sonrasında içilmelidir.

VİTAMİN VE MİNERAL TAKVİYELERİ
Down sendromlu çocuklarda yapılan tetkikler neticesinde demir eksikliğine rastlanıldığında demir takviyesi kullanılabilir.
Ayrıca demirden zengin (karaciğer, kırmızı et, yumurta sarısı, kuruyemişler, kurubaklagiller,  yeşil yapraklı sebzeler) gibi besinlerin düzenli tüketimi çocukların büyüme, gelişme ve bilişsel işlem kapasitelerinde artış sağlayacaktır.
Yapılan çalışmalara göre Down sendromlu çocuklarda ilerleyen yaşlarda nörotrasmitter düzeylerinde değişime bağlı olarak olumsuz ruh hali, depresif davranışlar ve alzhiemer önemli birer risk faktörü olarak bulunmuştur. Folik asit, B12, magnezyum ve demir takviyeleri bu tür semptomların gelişme riskini azaltabilmektedir. Yine en güçlü antioksidanlardan biri olan E vitaminin bilişsel işlevin arttırılması ve Alzheimerdan korunmada etkili olduğu görülmüştür. Zentinyağı ve kuruyemişler en iyi E vitamini kaynaklarındandır.

Omega-3 yağları: 

Beyin, retina ve sinir hücre duvarlarının onarımı ve gelişmesi açısından önemli olan bu yağ asitleri balık, keten tohumu, ceviz ve semizotu gibi besinlerle alınabilir.
Öğrenme güçlüğü yaşayan DS'li çocuklarda omega-3 yağ asiti tüketimi arttırıldığında IQ düzeylerinde ilerleme saptanmıştır.

Sonuç olarak down sendromlu çocuklarda uygulanacak  tıbbi, sosyal ve piskolojik desteğe ek olarak özel bir beslenme programıyla, bu çocukların gelişimleri desteklenebilir. Eğitimleri desteklenerek topluma kazandırılabilirler.




BESİNLERİN İŞLENMESİ VE SAKLANMASI
Mevsiminde var olan sebze ve meyveleri olmayan mevsimlerde kullanmak çok eski zamanlardan beri bilinir.
Sütü, yoğurdu, peyniri, kefiri,  kurutları yapan bu halk, tarhana çorbası ile günümüzün hazır çorbalarını çoktan keşfetmiştir. Gelişen teknoloji ile pek çok besin maddesi bozulmadan ve atılmadan uzun süre korunabilmekte veya saklanabilmektedir. Besinlerin işlenerek saklanması ve kullanılmasının çok çeşitli  yararları olduğunu bilmeliyiz.
Bunları sıralarsak:
  1. İşlenmiş besinlerin taşınması ve saklanması kolaylaşır.
  2. Besin çeşitliliği açısından fakir olan bölgelerde, farklı çeşitlilikte besinlerin tüketilebilmesi sağlanır.
  3. Besinleri hazırlamak, pişirmek daha da kolaylaşır.
  4. Besinlerin lezzet ve görünüşlerinde farklılıklar ve hoşa gitme durumu yaratılır.
  5. Besinlerin bileşiminde bulunabilecek zararlı mikroorganizmaları, toksik etkenleri ve sindirimi zorlaştırabilecek faktörler bir ölçüde yok edilebilir.
  6. Mevsiminde bol olan sebze ve meyveler diğer mevsimler için saklanabilir. Ekonomik olarak bizi etkileyebilecek kazançlılık söz konusudur. Diğer mevsimde çeşitlilik yaratmakta ayrıca önemlidir..

    Besinlerin bozulmasında iki önemli neden var.  
Biyolojik nedenler. Maya, küf ve bakteri gibi mikroorganizmaların besine bulaşarak, besinin yapısında bazı değişikliklere neden oluyor.  Ayrıca enzimlerin düzenlediği bir dizi kimyasal tepkimeler sonucu, besinin yapısında meydana gelen değişiklikler de biyolojik nedenler arasında sayılabilir.

Fiziksel nedenler: Besinlere uygulanan hasat, taşıma ve depolama işlemlerinin uygunsuz olarak yapılması besinlerin yapılarında değişikliğe neden olarak, besinlerin bozulmasına neden olur. Zaten FAO verilerine göre, üretilen ve hasat edilen besinin besini tüketecek olan bireye ulaşıncaya kadar geçen aşamalarda besinlerin % 25 ile 50’si kayba uğramaktadır. Hindistan’da ise tahılların % 50’si kayba uğrar. Afrika’da ise, kıta genelinde yetişen tüm besinlerin % 30’u, besini tüketecek olan kişiye gelmeden önce kayıp olmaktadır. Ülkemizde ise, birçok ülke iklimine göre besin yetiştirilme durumu elverişli olmasına rağmen, üretilen besinlerin, besini tüketecek olan kişiye gelmeden önce % 15’inden fazlasının kayboldu bilinmektedir.

Biyolojik nedenler olarak saydığımız, maya, küf ve mantar gibi biyolojik etmenler canlı birer yapı oldukları için, yaşayıp çoğalabilmeleri ve hayatta kalmalarını sürdürebilmeleri için, belirli besin öğelerine, yani besinlere, belirli bir ısı derecesine, belirli bir nem oranına ve besinde bulunan belirli bir asit oranına ve biyolojik etmenin çeşitliliğine göre oksijene gereksinme duymaktadır.
Buradan şu anlamı çıkarabiliriz. Besinlerin biyolojik etmenlerle bozulmasını engellemek için, besinin kendisini ortadan kaldıramayız. O zaman, biyolojik etmenlerin ihtiyaç duyduğu koşullardan birini veya bir kaçını ortadan kaldırmalıyız ki, besinlerde oluşan bozulma durumunun önüne geçebilelim.

Öncelikle şunu belirtmemizde fayda var. Enzimlerin çalışma ortamı oda sıcaklığında gerçekleşir. Taze olsalar bile, oda sıcaklığında saklanmaya çalışılan bir besin, mikroorganizmalar için oldukça güzel bir beslenme ortamıdır. Ayrıca besinlerde bulunan asit ortam  mikroorganizmaların yaşamaları için oldukça önemlidir. Bir besinin asitlik durumu arttıkça, o besinde mikroorganizma yaşama şansı azalır. Bu durumda besinlerde enzimlerin çalışması da yavaşlayacak ya da duracaktır. Bu anlamda besinlerin saklanması yöntemi, biraz önce saydığımız iki ana etmenin üreme ve yaşamlarının durdurulması ya da tümden yok edilmesi esasına dayanmaktadır. Bu esaslar, değişik süreçleri kapsayan, besin işleme ve besin saklama yöntemlerini ortaya çıkarmıştır.

Besin saklama yöntemlerini 7 madde halinde sıralayabiliriz:

1. Isı uygulama yöntemi: Pastörize ve sterilize etme
2. Soğuk uygulaması yöntemi: Soğutma ve dondurma
3. Kimyasal öğeler ile besin saklama yöntemi
4. Kurutma yöntemiyle besin saklama yöntemi
5. Işınlama yöntemiyle besin saklama: Radyasyon kullanımı
6. Fermantasyon yöntemiyle besin saklama yöntemi
7. Antibiyotiklerle besin saklama yöntemi
Geçen hafta yazmaya başladığım konuyu bu gün açıklamalar ile sonlandırmak istiyorum. Besinlerimizi bir sonraki mevsime saklayarak mevsimindeki özelliklerinden faydalanmış olacağız. Bu ev tipi olduğu kadar sanayide uygulanan yöntemlerle anlam kazanacaktır.
1.    Isıtma yöntemi ile besin saklama:  Besinler, mikroorganizma ve enzimlerin üzerinde yaşamaları için gerekli ısı derecesinden daha yüksek derecelerde ısıtılırsa, yapılarındaki mikroorganizma ve enzimlerin aktif olmaları ortadan kalkar. Hatta besin daha yüksek ısılara kadar ısıtıldığında yapısındaki enzim ve mikroorganizma faaliyeti tamamen duracaktır. Böylece besinlerin bozulmaları önlenmiş olur.
2. Soğutma ve dondurma yöntemi ile saklama: Besinler için güvensiz ısı aralığı 4- 60°C olarak saptanmıştır. Eğer bu aralığın altında veya üstünde bir ısı uygulaması yapılırsa koruma sağlanabilir.  4⁰ C evdeki buzdolaplarımızın ısısıdır. Derin donduruculardaki dondurma işlemi bu derecenin çok altında olur. Eksi(-) 10-30⁰ C de mikroorganizmaların çoğalması tamamen duracaktır. Besinin ısısı belirli bir sıcaklığın altına düştüğünde, besinin yapısında yer alan su donmaya başlar. Ayrıca bu besin saklama yöntemiyle, besinler taze olarak da saklanabilmektedir. Bu yöntemin uygulandığı besinlerin saklama süreleri ise, uygulanan soğutma derecesine ve besinin cinsine göre değişiklik göstermektedir.
3. Kimyasal öğelerle besin saklama: Besin saklamada kullanılan kimyasal ögeler, besinlerdeki mikroorganizmaların çalışmasını durdurarak besinlerin yapılarında meydana gelebilecek bozulmayı engellerler. Besinleri tuz (salamura, turşu vb.) ve şekerle( reçel vb) saklamak da kimyasal yöntemler ile besin saklama yöntemlerindendir. Ancak özellikle günümüzde gıda ve besin gündemini epey meşgul eden gıda katkı maddeleri ile saklama da kimyasal ögeler ile besin saklama yönteminin içerisinde yer almaktadır. O yüzden kimyasal ögeleri, doğal yani alışılagelmiş olanlar ve yapay yani alışılagelmemiş olanlar olarak ikiye ayırabiliriz.
4. Kurutma yöntemi ile besin saklama: Bu yöntem tarihi olarak bilinen en eski besin saklama yöntemidir. Besini kurutma işlemi, güneşte, sıcak havalı fırında, kurutma tünellerinde veya dondurulmak suretiyle yapılabilir. Güneşte veya sıcak havada kurutulmuş besinlerdeki enzim faaliyetlerini önlemek için, besinlere haşlama ve kükürtleme gibi ön işlemler uygulanır. Böylece hem besinin rengi korunur, hem de besinin içeriğindeki besin değerlerinin daha az kaybolması sağlanır. Besinleri dondurarak kurutma ise, vakum altına alınan besinlerin yapısında yer alan suyun buharlaştırılması esasına dayanarak yapılmaktadır. Bu saklama yöntemi son yöntemlerden biri sayılabilir. Ancak şunu eklemek gerekir ki, yapılan bu işlemlerde besinlerin içeriğinde yer alan, mikroorganizmalar ölmezler. Bu mikroorganizmaların sadece çalışmaları durdurulur. Bu bakımdan besinin saklanan yerinin ısı koşulları ve nem koşulları besinin kalitesini etkileyebileceğinden oldukça önemlidir.
5. Işınlama ( radyasyon) yöntemiyle besin saklama: İyonlayıcı ışınlar, besinlere verilen dozlarına göre, besinlerin içerisindeki mikroorganizmaların faaliyetlerini durdururlar. ( pastörizasyon işlemi) Ve besinlerin yapılarındaki mikroorganizmaların ölmelerine neden olurlar. ( sterilizasyon işlemi ) Işınlama yönteminde en fazla gama ışınları kullanılır. Işınlandırma dozunun ölçü birimi ise ‘’rad’’ dır. Besinlerin pastörizasyonu için kullanılan rad değerleri iki yüz bin ile beş yüz bin arasında değişirken, besinlerin sterilizasyonunda kullanılan rad değerleri iki milyon ile dört buçuk milyon arasında değişmektedir. Dört bin ile on bin arasında ve düşük sayılabilecek radlardaki ışınlar ise, soğan ve patateslerdeki filizlenmeyi engeller.  Düşük dozlarda besine uygulanan ışınlama yöntemlerinin insan sağlığı açısından her hangi bir zararı olmadığı bildirilmiştir.
6. Fermantasyon tekniği ile besin saklama yöntemi: Fermantasyon, besinlerin içindeki bazı ögelerin biyokimyasal parçalanmasıyla daha dayanıklı ürünlere değişimidir. Mayalanma olarak da bilinen fermantasyon süreci geçirmiş besinlerde patojen mikroorganizmaların bulunması çok sınırlıdır. Fermantasyon yöntemi ile yoğurt, peynir, zeytin, turşu, alkollü içkiler ve bazı et ürünleri elde edilmektedir.
7. Antibiyotikler ile besin saklama yöntemi: Aureommycin, cholomycetin ve terramycin ile besinlerdeki mikroorganizmaların öldürülebildiği saptanmıştır. Ancak, şunu bilmek gerekir ki, bu saklama yöntemi ile besinlerde kalan antibiyotik kalıntıları sağlık için uygun değildir.


İŞLENMİŞ BESİN SATIN ALIRKEN NELERE DİKKAT EDİLMELİ?

Tüm besin maddelerinin alımında dikkat etmemiz gereken koşullar, işlenmiş besinleri satın alırken de geçerlidir. Öncelikle dikkat edilmesi gereken nokta, tabi ki de besinlerin etiketinin incelenmesi olmalıdır. Hatta bunun için daha ayrıntılı bilgi edinmek isterseniz, Türk Gıda Kodeksini inceleyebilirsiniz. Çünkü işlenmiş besinlerin etiketlerinde barındırması gereken bütün özellikler Türk Gıda Kodeksinde ayrıntılı olarak açıklanmaktadır.

Ama çok genel olarak bahsedecek olursak, öncelikle işlenmiş besinin etiketinin üzerinde mutlaka kutunun içindeki besinin türü, besinin miktarı, besinin üretim yani yapılış tarihi ve son kullanma tarihi, besinin üretim izni olduğuna dair Tarım ve Köy İşleri Bakanlığının izni bulunmalıdır.

Bunun dışında besin etiketinden besinin yapılışında içine eklenen maddelerin ayrıntısını da görebiliriz.

İşlenmiş besinde vitamin kaybı olmadığının göstergesi, besinin bir porsiyonunda, o vitamine olan günlük ihtiyacın en az 1/6 ‘sını barındırıyor olması gerekir. Çünkü besin işlenirken ve saklanırken besin değerinin kaybı söz konusu olacaktır.

İyi tüketici olmak etiket bilgisini iyi okuyabilmek ile mümkündür. Tabii etiketler gerçeği ve doğruları aktarmalıdır.









AÇIK BÜFE Mİ? DİKKAT!!!!


Artan sıcaklar beslenmemizi de etkiler. Özellikle hamileler, bebekler, çocuklar ve yaşlılar, kronik hastalığı bulunanlar, tansiyon ve şeker hastalarında sağlık sorunları ortaya çıkabilir.
Günde 2-2.5 litre su içmeyi unutmayın. Terleme ile vücuttan sodyum, potasyum gibi önemli mineral kayıpları kişide halsizlik, yorgunluk, ödem ve dolaşım bozukluğu gibi belirtiler ortaya çıkarabilir. Kendinizi yorgun ve bitkin hissettiğiniz anda hemen 1 bardak su içiniz.
Eğer aktiviteniz fazla ise su ihtiyacınız daha da artacaktır. Asitli ve şekerli içeceklere yerine suyu daha sonrasında ayran, bitki çayları, taze sıkılmış meyve sularını tercih edebilirsiniz. Özellikle bebekler ve yaşlılarda sıvı kaybına çok dikkat etmek gerekir.

Açık büfeye dikkat!!!!
Aşırı sıcakların bastırmasıyla pek çok kişi yaz tatiline başladı. Olanakları olanlar deniz kenarlarına, dağlara, köylere akın ediyorlar.
Tatil yapmak ruhsal ve bedensel dinlenmeyi sağlamalıdır. Bu devam edecek iş günleri için güç toplanması anlamına gelir.

Tatilde bol bol yiyip içerek ve dinleniyorum adı altında yatarak tatil yapılması fikrinden vazgeçildi.
Artık “aktif tatil yapmak” görüşü var.  Ruhsal dinlenmeyi ve depolanan fazla enerjileri atmak aktif tatil anlamına geliyor. Kişiler seçimlerine ve durumlarının gereği yapabileceği bedensel aktiviteleri yapmalı. Yürüme, yüzme, top oynama bisiklete binme, tırmanma, tarla- bahçe işleri ile uğraşma şeklindeki dinlenmeyi öneriyoruz.
Bunun yanı sıra beslenme de çok önemli. Yenilebilen ve içilebilen her şeyi boş bir torbaya doldurur gibi tüketmeyin. Tatil yerlerinde açık büfeler önemli bir tehlike alanıdır. Birçok yiyecek çeşidi sunulur gerçekte bu yiyeceklerin çoğu benzer türdedir. Seçim yapmakta başarılı olamazsanız tehlike büyük olur. Açık büfelerde öncelikle bol posa içeren sebze ve meyve yerlerini ziyaret edin. Yoğurt, cacık, ayran gibi ürünleri tüketin. Zeytinyağlı sebze yemekleri kızartma olmaması koşulu ile en iyi seçimlerdir.
Bir kerede tabağı doldurup oturmak yerine sıra ile kalkıp yemek almak bile hareket etmenizi sağlar. Et ve balık yemeklerinin az yağlı, ızgara tarzı ve sossuz olanları tercih edilmelidir. Bol soslu ve baharatlı yemekler daha fazla ekmek tüketmenize neden olabilir. Ekmek, bulgur, çorba tüketebilirsiniz ancak ölçüyü kaçırmamak koşulu ile. Kurubaklagiller her mevsim kullanılabilir. Piyaz, mercimek köfte, humus, pilaki tarzları yaz mevsimi için çok iyi seçimlerdir.

Tatlı ve alkol

Tatlı seçiminiz daha az yağ içeren hafif, soğuk tatlılar olarak yapabilirsiniz. Sütlü ve meyveli tatlılar, dondurma en sağlıklı seçimdir. İlle de alkol almanız gerekiyorsa daha düşük alkol içeren bira veya şarabı ölçülü şekilde tüketebilirsiniz.
Yaz aylarında bazı besinler bizim için potansiyel tehlikedir. Gıda zehirlenmeleri iyi yıkanmamış yeşillikler, açıkta bekletilen yiyecekler, et, süt ve sütlü ürünler, dondurma, kremalı yiyecekler, çiğ yumurta ilave edilmiş besinler tehlike yaratabilir. Tatilinizi yüksek ateş, ishal, kusma vb şikayetlerle yatarak geçirmemeniz için besin seçimlerinde özenli olunuz.
Sağlıklı ve iyi tatiller


Friday, July 24, 2015

                     YAZ İSHALLERİ
Yaz aylarında sıklıkla görülen kişinin yaşam kalitesini önemli ölçüde etkileyen bir sağlık sorunudur.
Bulantı, kusma, ishal, halsizlik, yüksek ateş, iştahsızlık en önemli belirtileri olabilir.

Peki neden oluyor bunlar?


Yaşamınızı sürdürebilmek için temel gereksinmeler “gıda ve su” dur. Temizlik kurallarına uyulmadığında kirlenen besin ve sularda zararlı mikroorganizmalar çoğalarak hastalık sebebi olabilir. Gıdaların kirlenmesini ve sağlığa zararlı hale gelmesini önlemek için gıdaların satın alınmasından tüketimine kadar geçen tüm aşamalarında temizlik ve hijyen kurallarına uymamız gerekiyor.

Bulaşıcı hastalık nedir?

Ortaya çıktıktan sonra pek çok kişiyi hasta yapan, salgınlara neden olan, toplu ölüm ve sakatlıklara yol açan hastalıklara denir. Dünyada çok önemli salgınlar yaşanmıştır. Kolera, veba, Asya gribi gibi birçok salgınlarda pek çok insan yaşamını kaybetmiştir.
Bulaşıcı hastalıklar en çok 0-6 yaş çocuk ve yaşlılarda tehlikelidir. Hastalıklara karşı direnç en çok bu dönemde düşük olur.
Su ve besinlerle bulaşan hastalıkların sayısını artıran etkenler şunlardır:
1.      Kirli akarsu, dere, göl civarında yaşayan veya bu sularla sulanan tarım alanları
2.      Kentleşmenin tam oluşamadığı alt yapı oluşumları eksik yerler ve mahalleler
3.      Anne sütü ile beslenmeyen çocuklar
4.      Biberonla beslenen bebekler
5.      Beslenme yetersizliği olan çocuklar
6.      İmmün yetersizliği olan kişiler riskin artmasına neden olmaktadır.

Besinlerin hasattan başlayıp, satın alma, hazırlama, pişirme ve saklama yöntemlerinin temel hijyen kurallarına uyulmaması riskleri çoğaltır.

Besinlerimiz nasıl kirlenir?
1.      Biyolojik kirlenme (bakteri, virüs, küf ve parazitler)
2.      Kimyasal kirlenme (Deterjanlar, pişirme ve saklama kapları,tarım ilaçları, hormonlar,radyoaktif ve kimyasal atıklar)
3.      Doğal besin zehirleri (yabani otlar, mantarlar ve meyve çekirdekleri)

Sularımız nasıl kirlenir?
1.      Endüstriyel kirlenme (fabrika atıkları, civa, kurşun,boyalar ve petrol)
2.      Evsel kirlenme (Bulaşıcı hastalık etkenidirler)
a.      Lağımlar
b.      Çöpler
3.      Tarımsal kirlenme: (tarımsal ilaçlar, gübreler)

Su ve besinlerle bulaşan hastalıklar nelerdir?

1.      Bağırsak parazitleri
2.      Tifo
3.      Dizanteri
4.      Kolera
5.      Yaz ishalleri
6.      Çocuk felci
7.      Gıda zehirlenmesi
8.      Hepatit A
Korunmak için ne yapmalı?
1.      İlk koşuş TEMİZ OLMAK
2.      El temizliği
3.      Sağlıklı ve güvenilir gıda
4.      Gıdaların hazırlanmasında kullanılan araçların ve ortamın temizliği
5.      Depolanan gıdaların temizliği

Su ve Gıda Hijyeni
1.      İçme suyunun temizliğine dikkat edin, şüpheli suları kaynatarak için
2.      Taze sebze ve meyveleri iyice yıkayarak tüketin
3.      Son kullanma tarihini geçmiş besinleri kullanmayın
4.      Pastörize veya sterilize edilmiş sütleri tercih edin
5.      Hazır gıdaları usulüne uygun tüketin
6.      Çöpleri kapalı kutularda ve torbalarda tutun


Neler yapmalıyız?

Hastanın durumuna göre evde veya hastanelerde neler yapılabilir?
Öncelikle evde:
1.      Bol sıvı tüketmeye çalışın, az şekerli çay, sade soda, asitsiz meyve suları içebilirsiniz.
2.      İçme suyunuzun temiz olduğundan emin olun
3.      Mideyi koruyucu ve barsak hareketlerini azaltıcı lifsiz besinleri tercih edin. Patates haşlama, pirinç lapası, yoğurt, şeftali, muz veya elma kullanabilirsiniz.
4.      Hastanın enerji gereksinmesini iyi karşılamak gerekir, elektrolit dengesinin bozulmasını önleyici tedavi verilmeli, bunun bir sağlık kurumunda yapılması uygun olabilir. Tıbbi tedavi sağlık kurumunda, doktor ve sağlık ekibi tarafından yapılmalıdır.


Sağlıklı günler diliyorum.

Saturday, March 7, 2015

SÜT ÜZERİNE ÖNERİLER

                              SÜT ÜZERİNE ÖNERİLER

Beşikten mezara süt ve süt ürünlerinin tüketilmesi önerisi yanlış değil.
“Anamın ak sütü kadar helal” “Sütü bozuk” atasözleri de boşuna söylenmemiş.
Sütün bir sporcu içeceği olarak kullanılması da yeni bilgilerimizden.
İçeriğindeki süt şekeri laktoz, protein ve yağ bileşiminin yanı sıra kalsiyum içeriği sütü çok dikkate değer bir besin yapıyor.
Her gün yetişkin bireylerin 2 porsiyon, çocukların, adölesan dönemi gençlerin, gebe ve emzikli kadınlarla menopoz sonrası kadınların 3-4 porsiyon süt ve yerine geçen besinleri tüketmeleri gerekir.
Bir orta boy su bardağı (200 cc) süt veya yoğurt ya da iki kibrit kutusu büyüklüğünde peynir bir porsiyondur.
Yağsız veya yağı azaltılmış süt, yoğurt ve tuzu az peyniri tercih edebilirsiniz.
Çiğ süt ve pastörize edilmemiş sütlerden yapılan peynir ve benzeri besinler insanlarda Brusella hastalığına neden olur. Bu nedenle sokakta satılan kaynağı bilinmeyen sütleri tüketmeyin. Pastörize edilmiş veya UHT (uzun ömürlü süt) sütleri tercih edin.
Kaynağını bilmediğiniz ve tanımadığınız kişilerin sattığı sokak sütlerini satın almayın.
Sütün az kaynatılması sütte bulunan mikropların tamamını öldürmez. Sütün çok kaynatılması ise besin değeri kaybına neden olur. Sütü kaynama noktasına geldikten sonra en az 5 dakika kaynatmak hijyenik yönden yararlı olabilir.



Yoğurdun suyunun süzülmesi veya bekletme esnasında oluşan suyunun atılması vitamin (B2) riboflavin kaybına neden olur.
Riboflavin vücutta önemli işlevleri olan bir vitamindir. Bu nedenle yoğurdun yeşil flöresanlı suyu atılmamalı. Ekmek mayalandırma, bisküvi ve pasta ile çorba yapımında kullanılmalıdır.
Sütlü tatlı pişirildikten sonra ocaktan alınırken şekeri eklenmelidir. Pişirilme sırasında eklenen şeker ile sütün proteini birleşince protein kaybı oluşur.
Tarhana yoğurt, un veya yarmadan yapılan geleneksel bir besinimizdir. Beslenmemizde önemli yeri vardır. Ancak kurutulma işlemi hava akımı olan ve gölge bir yerde, üstü bezle kapalı olarak yapılmalı, güneş altında kurutulmamalıdır. Bu şekilde vitamin kayıpları engellenebilir.
Satın alınan plastik süt ve yoğurt kapları, daha sonra yiyecek saklama amacı ile kullanılmamalıdır. Mümkünse cam kaplar tercih edilmelidir.
İshal tedavisinde yoğurt yenmesi ve tuzlu ayran içilmesi yaşam kurtarır.




TAM BUĞDAY UNU VE EKMEĞİ

TAM BUĞDAY UNU VE EKMEĞİ

Son yıllarda kilo kontrolü yapmak isteyen kişilerin direk olarak söyledikleri klişe bir cümle var: Ekmeği kestim!!!!
Benim yanıtım: Ne suçu vardı?
Sağlıklı beslenmede enerji kaynağı olarak karbonhidratlara gereksinmemiz var. Bunlardan en önemlisi ise ekmek ve tahıl ürünleridir. Ancak, rafine edilmiş unlar yerine atalarımızın kullandığı gibi tam tahıl ürünlerini öneriyoruz.

Gelişen teknolojilerle birlikte rafine gıda tüketimi çok arttı.
Birçok sağlık sorununa neden olması anlaşılınca bu konu da araştırmalar hız kazandı.
Gelişmiş ve sağlık konusunda aşama yapmış, zengin ülkelerde doğal ve ekolojik gıdalara ilgi arttı.
Bunlardan erişilebilirliği en kolay ve ucuz olan tam tahıl ürünleri ve baklagiller büyük önem kazandı .
Bu hızlı yöneliş önceleri nostaljik bir ilgi şeklinde görüldü.
Bilimsel bulgu ve kanıtlar az işlenmiş, lifli ve ekolojik gıdaların kullanımını olumlu yönde etkiledi.
Amerika Birleşik Devletleri, 2005 yılını “Year of Whole Grain” (Tam Taneli Gıdalar Yılı) olarak açıklayarak, tam taneli gıda tüketimini desteklediğini gösterdi.
Günümüzde tam tahıl ürünlerine olan talebin 1988’e göre, 6 kat daha fazla olduğu, Amerika ve Avrupa’da, bu ürünlere yönelişin yıllık % 30 oranında yükseldiği saptandı. Tüketilen tahılın ancak % 15’inin tam tahıl ürünleri olduğu, buna karşılık halkın hala % 40’ının, özellikle de gençlerin, bu ürünlere ilgilerinin düşük olduğu bildirilmektedir. Toplumlar tam tahıl ürünlerini üretmek üzere; ya mevcut değirmen sistemlerini modifiye ettiler, ya da yeni fabrikalar kurdular.
Türkiye de ise 2008 yılından beri tam tahıl ve buğday unu ile değişik mikslerin ekmek ve fırın ürünlerinde kullanılmaya başlandığı, özellikle büyük şehirler ve lüks semtlerde büyük bir cazibe kazandığı açıkça görülmektedir.
Tahıla Dayalı Beslenme modelinde, beyaz unun kullanılması; mikrobesin elementleri, besinsel lif ve fitokimyasallardan zengin kepek ve ruşeym kısımlarınnı hayvan yemi olarak değerlendirilmesine yol açtığı biliniyor. Oysa tam tahıl ürünleri insanın doğal yapısına ve metabolik işlemlere en uygun bitkisel kaynaklardır.
Fonksiyonel Beslenme açısından Tam tahıl Unu ve Ürünleri; besinsel üstünlükleri ile önemlidir. Öncelikle tokluk verir.  Temiz ve artık maddesi olmayan enerji kaynağıdır. Basit şekerleri değil kompleks karbonhidratları içerir. İçerdiği proteinleri, esansiyel yağ asitleri, B ve E vitaminleri, potasyum, kalsiyum ve fosfor mineralleri ile önemli besin değerine sahiptir.
1.     Bileşimindeki Dirençli nişasta ve oligosakkaritler ile bunların bağırsakta oluşan kısa zincirli yağ asitleri, prebiyotik fonksiyon ile bakteri florasını düzenlemektedir.  
2.    Tam tahıl ve buğday ürünleri, yüksek besinsel lif, kompleks karbonhidrat ve trifrüktozan içeriği ile düşük Glisemik İndekse (GI) e sahiptir. Bu özelliği ile kandaki glikoz ve insülin seviyesini düşürür.
3.    Tahıl kaynaklı diyet lifinin ve trifruktozanların, LDL (kötü huylu kolestero) sentezini düşürdüğü ve koroner kalp hastalıkları riskini azalttığı çeşitli araştırmalarla kanıtlanmıştır.
4.    Tokoferoller, tanede doğal rengi sağlayan kepekteki karotenoidler,  fitik asit, glutathion, L-sistein ve fenolik bileşikler antioksidan özellikteki bileşiklerdir.  
5.    Fitoestrojenler: İzoflavonlar ve lignanlar, metabolizma ve endojenik cinsiyet hormonlarının üretimi üzerine etkili bileşiklerdir.
6.    Tam buğdaydaki, proteaz inhibitörleri, L-sistein, doymamış yağ asitleri, sterol ve stanoller, antioksidanlar ve saponinlerin kolon ve göğüs kanseri riskini azalttığı; kanserojen metabolitleri etkisizleştirdiği gözlenmiştir.
7.    Glukofruktozanlar (Levozin), inülin benzeri olup, bağışıklık sistemini kuvvetlendirirler.

Bu kadar olumlu etkiyi göz ardı edebilir miyiz? Konu beslenme olunca, sağlığı korumalı ve ekonomik yükü yüksek olmamalıdır. Herkes tarafından kolayca alınabilir ve tüketilebilir olması esastır.

Tam buğday unu, besinsel üstünlüğüne karşılık, teknolojik olarak esmerlik, ransid tat( acılaşma), küflenme ve böceklenme riski taşımaktadır. Fırın ürünlerinde pişirme sırasında esmerleşme artmakta, bu da akrilamid oluşumunu artırmaktadır. Ekmek hacmi düşmektedir.
Bu olumsuz etkileri azaltmak ancak denetimli fırınlar ile sağlanabilir. Ekmeğin evlerimizde saklanması da ayrıca önem taşır. Buzdolabında saklama pek çok sorunu çözecektir. Isıtıp yenileceğini de bilmekte fayda var.